TELİF HAKLARININ KISA TARİHİ

Bu makalede, 1350′den günümüze dek uzanan telif haklarının tarihçesini inceleyeceğim. Tarih kitaplarının anlattıkları, telif hakkı endüstrisinin size anlattıklarından bir hayli farklı.

Başlangıcımız, Kara Ölüm’ün Batı Avrupa’ya 1350′li yıllarda gelişi. Tüm diğer coğrafyalar gibi, Avrupa da sert darbe aldı; Bizans İmparatorluğu’ndan batıya kaçanlar yanlarında hem vebayı, hem de bilimsel yazıtlarını getirdiler. Avrupa’nın siyasi, ekonomik ve sosyal toparlanması 150 yılı bulacaktı.

En yavaş toparlananlar dini kurumlardı. Sert darbe almalarının nedenleri sadece rahip veya rahibe cemaatlerinin iç içe yaşama gelenekleri değildi; aynı zamanda sayılarını eski haline getirmekte de güçlük çektiler. Çünkü ebeveynler, aile ekonomisinin toparlanabilmesi için bütün çocuklarına ihtiyaç duymaktaydı.

Bunların konumuzla ilgisi de şuradan kaynaklanıyor; bu dönemde kitapları yapanlar rahipler ve rahibelerdi. Bir kitabın kopyasını istediğinizde manastırdaki katibe gitmeniz gerekliydi, onlar da kitabı kopyalayıp size verirdi. Elleriyle. Hiçbir kopya mükemmel olmazdı, her katip varolan imla hatasını düzeltirken yenilerini de eklerdi.

Ayrıca tüm katipler Katolik Kilisesi tarafından çalıştırıldığı için, hangi kitapların üretiminin yapılacağı da bu kuruma bağlıydı. Hem kitap ücretleri çılgın yüksekti, örneğin bir İncil kopyasının fiyatı 170 dana derisi ya da 300 koyun derisiydi, hem de kilisede ne tür öğretilerin yazılacağı kısıtlanmıştı. Vatikan görüşlerine aykırı hiçbir şey yapılamazdı.

1450 yılına gelindiğinde manastır nüfusu hala eski sayısına kavuşamamıştı. Kitap kopyalamakla yükümlü katip sayısı az, talep çoktu. Kitap için gereken hammaddenin çok pahalı oluşu ve bunun toplam ücretin çok küçük bir kısmını oluşturması bazı değişimlere yol açtı. 1451 yılında Gutenberg sıkıştırmalı baskı, hareketli metal harf, yağ tabanlı mürekkep ile blok baskı tekniklerinin kombinasyonuyla yeni bir teknik geliştirdi. Aynı esnada, yeni bir kağıt çeşidi Çinlilerden kopyalanmıştı; bu kağıdın üretimi ucuzdu ve sayısı çoktu. Bu gelişmeler katipliği bir gecede lüzumsuz kılmıştı.

Matbaa makinesi bilgiyi ucuz, hızlı ve hatasız bir biçimde yayma yetisini yaratarak toplumsal bir devrime sebep oldu.

Daha önce bütün bilgiye egemen olan Katolik kilisesi (ki bilginin azlığından ötürü elinde köşeye sıkışmış bir pazar bulundurmaktaydı) öfkeden kudurmuştu. Artık ne üretilen bilgi üzerinde, ne de insanların bildikleri konusunda kontrol sağlayamıyordu. Avrupa’daki krallar etrafında lobi faaliyetlerine başladılar.

Bu çabayı haklı göstermek adına birçok sav sundular, bu şekilde insanların kalbini kazanıp eski düzene dönmek istiyorlardı. Göze batan savlardan biri de şuydu: “Rahipler nasıl para kazanacak?”

Nihayetinde Katolik Kilisesi bu mücadelede başarısız olacak; Rönesans ve Protestan Kilisesi’nin oluşumuna engel olamayacaktı. Ancak fikirlerin, bilgi ve kültürün hatasız, ucuz ve hızlı dağıtımını engellemek için gereğinden fazla kan dökülmüştü bile.

Bu mücadelenin tepe noktası 13 Ocak 1535′te Fransa’da yaşandı. Katolik Kilisesi’nin talebi üzerine çıkarılan yasa; bütün kitapçıların kapatılmasını ve matbaa makinesini kullananların asılmasını öngörüyordu.

Yasa pek etkili olmadı. Ülkenin sınırlarında korsan matbaalar inci gibi dizilmişti; korsan yazın yer altından, sıradan insanlar tarafından Fransa’ya akmaya devam etti. İnsanlar okuyacak yeni şeylere açlardı.

23 Mayıs 1533 yılında Mary, başpiskopos tarafından resmi olarak “piç” ilan edildi. Papa’nın koruması altındaki katolik annesi Catherine, babası Henry tarafından aileden ihraç edilmişti. Henry, sırf Catherine’den kurtulabilmek için Protestan olmuştu. Mary hayatı boyunca bu haksızlığı düzeltmeye çabalayacaktı.

Kral 8. Henry, İngiliz tahtına Tudor hanedanlığından erkek bir evladının oturmasını istiyordu fakat evliliği tam bir hayal kırıklığıydı. Eşi Aragon’lu Catherine, ona yalnızca kız evladı Mary’yi verebilmişti. Daha da kötüsü, Papa Henry’nin boşanmasına müsaade etmiyordu.

Henry’nin çözümü ise sert, etkili ve alışılmışın dışında oldu. Bütün İngiltere’yi Protestanlığa geçirip Anglikan Kilisesini kurdu. Böylece Papa’nın evliliği üzerinde herhangi bir söz hakkı kalmayacaktı. 23 Mayıs 1533 yılında Henry, Aragon’lu Catherine ile olan evliliğini geçersiz ilan etti ve sırayla birkaç kadınla evlendi. İkinci karısından bir kız, nihayet üçüncü karısından da bir erkek evladı oldu. Piç Mary’nin aksine, üvey kardeşleri -Elizabeth ve Edward- protestandı.

 1547 yılında henüz dokuz yaşındaki Edward, tahta oturdu. Fakat yetişkinliğe adım atamadan öldü. Piç ilan edilmesine rağmen, tahtın sıradaki varisi Mary idi. Hal böyle olunca, dışlanmış ve intikam ateşiyle yanıp tutuşan bu kız, 1553 yılında I. Mary olarak tahta oturdu.

Babasıyla yıllardır konuşmamıştı. Kendisini babasının İngiltere’ye, inanca ve annesine yaptığı yanlışları düzeltmek ve memleketini tekrar Katolik yapmakla görevlendirmişti. Yüzlerce kişiyi meydanlarda astırmış, protestanlara amansız bir zulüm başlatmıştı. Bloody Mary (Kanlı Meryem) lakabı da buradan gelmektedir.

Katolik Kilisesi’nin matbaayla ilgili endişelerini de paylaşıyordu. Halkın bilgiyi çok sayıda ve hızlı biçimde dağıtabilme yetisi, Katolikliğe dönüş amacına tehlike arz ediyordu. Asılma tehdidine rağmen Fransa’daki matbaa yasağının işe yaramadığını gören Mary, farklı bir çözüme ihtiyaç duyuyordu. Bu çözüm hem baskı endüstrisini içermeli hem de çıkarlarına hizmet etmeliydi.

Londra’daki Matbaa Loncası’nın, İngiltere’nin tamamında hak sahibi olduğu bir tekel yaratıp karşılığında da nelerin basılacağına karar verebildiği bir sansür ortamı kurdu. Durum lonca için oldukça karlı bir şeydi, kraliçeyi ve sansür mekanizmasını memnun etmek için yoğun çaba sarf edilecekti. Şirketler ve devlet arasındaki bu işbirliği, konuşma özgürlüğünü ve siyasi-dini hoşnutsuzluğu bastırmakta oldukça etkili oldu.

4 Mayıs 1557′de tekel London Company of Stationers’a (Londra Kırtasiyeciler Topluluğu) verildi. İsmine de “copyright”, yani telif hakkı denildi.

Sansür aygıtı olarak oldukça başarılıydı. Konuşma özgürlüğünü bastırmak için endüstriyle işbirliği yapmak işe yaramıştı. Kırtasiyeciler özel bir sansür bürosu gibi çalışıyorlardı; lisanssız kitapları yakıyor, tekeli ihlal eden matbaaları ya haczediyor ya da yok ediyor, siyasi olarak “uygunsuz” kitapların gün ışığı görmesine engel oluyorlardı. Yalnızca şüpheli durumlarda kraliçenin diğer sansür aygıtlarına danışıyor, neye izin olduğunu ve neye olmadığını soruyorlardı. Çoğunlukla birkaç danışmadan sonra cevap kendini belli ediyordu.

(Halkın) Okuma arzusu aşikardı, tekel durumu da kırtasiyeciler için son derece karlıydı. Siyasi dengeyi sarsacak bir şey dolaşıma girmediği sürece, halkın bu eğlencesine müsamaha gösterildi. Hem kraliçe, hem de Kırtasiyecilerin işine gelen bir kazan-kazan durumu söz konusuydu.

Bir yıl sonra, 17 Kasım 1558′de I. Mary vefat etti. Yerine üvey kardeşi I. Elizabeth geçti, ki İngiliz tarihinin en değer verilen hükümdarlarından biri olacaktı. Mary’nin Katolikliğe dönüş girişimleri başarısız olmuştu. “Telif hakkı” icadı ise günümüze dek sürecekti.

Kanlı Mary’nin 1557′de kurduğu telif ve sansür tekelinden ne karlı loncanın, ne de hanedanlığın vazgeçmeye niyeti yoktu. Tekel, 138 yıl boyunca aksamaksızın ayakta kalacaktı.

Gördüğümüz üzere telif hakları, I. Mary’nin Protestan materyalin insanların eline ve zihnine ulaşmasına engel olacak bir sansür mekanizması olarak kullanıldı. Varisi I. Elizabeth tarafından da aynı şekilde Katolikliğe karşı kullanılacaktı.

1600′lü yıllarda parlamento, sansürün kontrolünü tahttan almaya çabalar. 1641 yılında parlamento, telif davalarının görüldüğü meşhur “Star Chamber” mahkemesini lağveder. Bunun sonucunda telif ihlallerinin, kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçen yayanın durumundan farkı kalmaz. Teknik olarak bir suçtur ve yasa dışıdır fakat bunun için yargılanamaz ya da cezalandırılamazdınız. Bunun neticesinde Britanya’da yaratıcılık stratosfere kadar yükselir.

Ne yazık ki parlamentonun aklındaki şey bu değildir.

1643 yılında üzerine bir de intikam eklenerek, telif ve sansür tekeli tekrardan kuruldu. Yazar, matbaa ve yayımcının Londra Kırtasiyeciler Birliği’ne önceden üye olması gerekliliği gibi talepler içermekteydi. Herhangi bir şey yayınlanmadan evvel lisans alma zorunluluğu Kırtasiyeciler Birliği’ne lisanssız ekipmanı ve kitapları haczetme, yakma ve yok etme yetkisi, telif sansürünü ihlal edenlere tutuklama ve ağır cezalar gibi etkileri oldu.

Biraz ileri sardığımızda 1688 yılında Glorious Revolution (Muhteşem Devrim) denilen bir hadise oldu; parlamentonun kompozisyonunda radikal değişiklikler oldu. Yeni gelenlerin çoğu, sansürün iş uzantısından gelmekteydi ve sansüre pek bayılmıyorlardı. Böylece Kırtasiyeci Tekeli 1695 yılında sona erdi.

1695′ten itibaren, telif diye bir şey kalmamıştı. Hem de hiç. Yaratıcılık, dizginlerinden tekrar kurtuldu. Birçok tarihçi, ABD’nin kurulmasına yol açan dokümanların çoğunun bu dönemde ele alındığını savunur.

Ne yazık ki, Londra Kırtasiyeciler Birliği yeni düzenden memnun değildi, zira o çok karlı tekellerinden olmuşlardı. Aileleriyle birlikte parlamentonun merdivenlerinde toplanıp tekellerinin iadesi için yalvardılar.

Dikkate değer bir nokta da, telif hakkı tekelini isteyenler yazarlar değil, matbaacılar ve dağıtımcılardı. Telif hakkı olmadan hiçbir şey yazılmasın gibi bir tartışma hiç olmadı, tartışma telif hakkı olmadan basılmayla ilgiliydi. Bu ise bambaşka bir konu.

Parlamento, sansür ortamını henüz kaldırmıştı, istismara açık bir merkezi kontrol noktası yaratmaya niyeti yoktu. Kırtasiyecilerin yanıtı ise “yazarlar işlerinin sahibi olmalı,” şeklindeydi. Böylece bir taşla üç kuş vurdular. Birincisi, sansüre ortam yaratabilecek bir merkezi kontrol noktası olmayacağını parlamentoya göstereceklerdi. İkincisi, yayıncılar -pratiğe döküldüğünde- tekrar bir tekel sahibi olacaklardı; zira yazarların işlerinin endüstri dışında satabileceği biri yoktu. Üçüncüsü, ve belki de en önemlisi, bu yeni tekel, eskisinin aksine Anglo-Sakson Genel Yasası sınıflandırmasındaydı ve çok daha güçlü bir yasal koruma altındaydı.

Yayıncı Lobisi istediğini elde etti ve yeni telif hakkı tekeli 1709 yılında tekrar yürürlüğe girdi, 10 Nisan 1710′da ise kullanılmaya başlandı. Bu telif hakları lobisinin ilk büyük zaferiydi.

Tarihin bu aşamasında görüyoruz ki, telif haklarını derinden irdelediğimizde, özü sansürden gelen, sanatçı ve yazarların akla gelmediği ve her zaman yayıncıların kar paylarının yanında yer alan bir tekelden ibarettir.

Ayrıca, artık öyle bir hakları olmadığı halde; Kırtasiyeciler diğer matbaaları haczetmeye ve yakıp yıkmaya uzun bir müddet devam ettiler. Gücün suistimal edilmesi gecikmedi; 1765 yılındaki Entick-Carrington davasına dek bu suistimal devam etti. Lisanssız (“istenmeyen” şeklinde okunur) yazarlardan birine baskın yapılır. Davanın hükmünde ise şu keskince belirtilir; yasalar uyarınca kesinlikle yasaklanmadığı sürece hiçbir vatandaşın hiçbir hakkına engel olunamaz ve hiçbir “otorite” yasalar tarafından özellikle verilmemiş hakları kendine tanıyamaz.

Böylece çağdaş demokrasi ve sivil özgürlüklerin ilk temelleri, telif hakkı endüstrisine karşı verilen savaşta kazanılmıştır. “Gökkube’nin altında yeni bir şey yok.”*1

ABD Kurulduğunda, fikirler üzerindeki tekel konsepti de Yeni Dünya’ya taşınmış ve hararetli tartışmalara sebep olmuştu. Thomas Jefferson bu konsepte şiddetle karşı çıkanlardandı. Sonunda bir uzlaşma sağlandı.

Gördüğümüz üzere telif hakları ABD’de doğmadı. Kurucu Babalar, bu eski fikri diğer yasalarla birlikte yeni ülkelerine taşımışlardı. Fikirler üzerindeki bu tekelleşme, kolay çözülmüş bir konu değildi. Jefferson şöyle yazdı:

 Doğanın özel mülkiyet kapsamına diğer her şeyden daha az elverişli kıldığı bir şey varsa, o da düşünme gücünün eyleme dökülmüş hali olan “fikir”dir. Fikir, bireyin kendine sakladığı sürece yalnızca kendinin sahip olduğu, ancak paylaşıldığı andan itibaren herkesin ortak mülkiyetine geçen ve alıcının mülkiyetinden kurtulamayacağı bir şeydir. Kendine has bir karakteri vardır; bir kimse tamamına sahip olduğunda, bir başkası daha azına sahip olmak durumunda kalmaz. Benden bir fikir edinen kişi, benimkini azaltmaksızın kendine has yönergeler edinir; zira mumunu benimkinden yakan kişi, benimkini karartmadan ışık yakacaktır. Fikirlerin, insanlığın etik ve ortak eğitimi açısından, daha iyi bir yaşam sürmesi adına, küremizde özgürce yayılması doğa annenin müşfik bir tasarımı gibidir; zira insan tek başına yaşayamaz ve varoluşunu kendine mal edemez.